Sancılı takvimlerin ortasındayız.Bahar, uyanış, kar soğuğunun öldürücü kuşatmasına rağmen açan kardelenler gibi ısrarlı, konuştuğu için ya da konuşmadığı için öldürülenlerin yüreği gibi, bu kokan aylar .

Yorgun, kol kola ve onurlu haziran bulvarları. Ve biz birbirimizi işyerimizin kokusuyla sevmeye yeminliyken hangi kimyasal formül emeğin kokusunu bastırabilir ki? Sen benim kendi yurdumdaki sürgün sevdam…

Sevgili “köşem” Şairlerin öldüğü aydayız üstüme gelme olsun o kadar.

Sıcak bir yaz gecesi gibi sokul ve terlet tenimi ve en az bir kaya kertenkelesinin karnı yumuşaklığında talim ve terbiyeden habersiz cümleler kur bana. Sonra uzanıp, atalım pis kokularını ve toprak kokusu serpelim bütün asitli çimenlere…

Konuşacağız, ömrümüzün sayısız virgül boşluğu duruşlarından geriye kalan zamanlarında. Kara kuru bir çocuk daha yazamadığımız kitabın sayfalarını çevirecek, öyle hızlı çevirecek ki ürkütecek baş ucumuzda duran küçük at ölülerini.

Mavi ve eski bir motor ile taşlı kıvrımlı bir yolda önümüze katıp simsiyah yağmurları.Bir uçurumun kenarında gür ceviz ağaçlarını ölümüne seyredeceğiz.Merhaba bahar, merhaba yaz…

Laiklik elden gidecek mi? AKP kapatılacak mı? Ölüm tersaneleri yaşam tersanelerine çevrilecek mi ? Doğal gaza, elektriğe, ekmeğe yapılan zamların zamanlamasının, Avrupa şampiyonası maçlarının zamanıyla denk düşmesi tesadüf mü? Hukuk mu? Guguk mu? Tayt giyenlere meydan dayağı atanlar cennete gidecek mi ?

Son zamanlarda hemen hemen bütün medya araçlarından bize yansıyan tartışmalar ,insanı kabağın tadına doğru itecek cinsten.Bu kör düğüşü tartışmaları izledikçe, insanın bir havan bulup su dövesi geliyor.

Açıkçası nereden başlayacağımı kestiremiyorum. O kadar iç içe geçmiş bir deformasyon ve çürümüşlük mevcut ki.Yaşamımızda ve yaşamımızı belirleyen , etkileyen faktörlerde.Ekonomi, eğitim, siyaset ve hukuk zemininde bu yozlaşmanın meyvelerini topluyoruz.Açıkçası iktidarı, muhalefeti, yurttaşı, kurumları ile hep birlikte bu ülkenin.Bu son aylarda, parti kapatma, anayasaya uygunluk, uygunsuzluk tartışmaları daha belirgin olarak damgasını vurdu.

Temeli en az elli yıl öncesinden atılmış olan, yürütmenin yargıyı kendi çıkarları doğrultunda şekillendirme anlayışının sonuçlarını yaşıyoruz.Ve bu sonuçları biz daha çok uzun süreler yaşayacağız gibi geliyor bana.Tabi ki yasalar çağın gereklerine göre durağan değildir, o çağın beklentilerine paralel olarak yeniden düzenlenebilir.

Ancak bizde böyle değil maalesef! Her iktidar; kendi varlığını ve kendisi için yaptığı icraatlarını, kendi dünya anlayışını topluma yerleştirmek amacıyla yasalarla haddinden fazla değişiklik ve oynama yapmıştır, yapmaya da devam ediyorlar.

Yani anlayacağınız memleketin yıllardan beri çözülmeyi bekleyen kronikleşmiş en temel, en yaşamsal sorunlarını bir kenara bırakıp o kanunun bu fıkrası, şu yasanın bu maddesi diyerek açıkçası kendileri için çalışmışlar, yakın tarihimiz de beni doğruluyor zaten Bir de mevcut kanunlardan rahatsız olan yönetimler var.Bu yasaları çiğneyen ve uygulamak istemeyen(yönetimler).

Demokrat Parti hükümetlerinin icraatlarına, bu icraatlara karşı gelişen gençlik hareketlerine bir bakın. Türkiye’de ilk gençlik hareketleri; anayasanın uygulanmasını isteyen, yasalara bağlı ve saygılı insanların oluşturduğu doğal eylem grupları değil miydi?(Gerçi daha sonra muhalefet tarafından desteklenip organize de edilmedi desek haksızlık etmiş oluruz.)

Ardından gelen 1960 darbesi ve bu darbenin anayasası. Bu anayasa diğer anayasalar ile kıyaslandığında, hazırlanmasında toplumun daha geniş bir kesimini temsil ettiği söylenebilir. Yurttaş hak ve özgürlükleri bu anayasada daha fazla yer buluyor.Ama olmaz!!! Bize fazla özgürlük, fazla hak haramdır. Dönemin lideri sayın Demirel “ bu anayasa bu millete boldur, fazladır” diyerek “size bu kadar özgürlük yeter, oturun oturduğunuz yerde” der ve yasaların değişmesi için düğmeye basar. Hiç anayasadan rahatsız olunur mu? Bu nasıl bir anlayış?

…………………………..

Yıl 1984, ilkokul beşinci sınıftayım.Dersimiz “Sosyal Bilgiler.”Dalmışım resimlere, gidiyorum. Öğretmen bir şeyler söylemiş, duymamışım. Herkeste bir telaş, kitabın bilmem kaçıncı sayfasını bulmaya çalışıyorlarSınıf çevrilen sayfaların sesiyle dolup taşmış, birden bir sessizlik çöktü ve bütün sınıfın kafasını çevirip bana baktığını gördüm.Öğretmen tepeme dikilmiş

“Ne bekliyorsun? Herkes halletti.”

Kim, neyi halletti? Hiçbir şey anlamadan; bir sınıfa, bir öğretmene mahzun mahzun baktım.

“Açsana oğlum sayfayı! “

Sayfayı açtım.Ellerinde, bayram törenlerindeki gibi büyük flama bayraklarıyla gençler ve Mehmetçiklerin yürüyüşünü gösteren bir resim çıktı karşıma. Resmin altında “ 27 Mayıs Anayasa ve Hürriyet Bayramı” yazıyordu.

“Çiz oğlum”

Ne çiziyoruz?”Herhalde bu sayfadaki resmin aynısını çizmemi istiyor öğretmen,” dedim. Sıranın gözünden resim defterimi çıkartıp resmin aynısını yapmaya çalışmamla enseme inen tokat arasında fazla bir saniyenin geçtiğini sanmam.

“ Oğlum üzerini çiz!”

“Resmin mi öğretmenim?”

“ Oğlum anayasanın üzerini çizeceksin!”

“Hürriyetin de”

“Bayramın da”

“Resim kalsın, onu çizme!”

O gün hep düşündüm.Hürriyet, anayasa kötü şeyler mi ki öğretmenim bana üzerini çizdirdi diye.Bu ülkenin siyasi hayatına olumsuz olmak kaydıyla damgasını vurmuş bir liderin “bu anayasa bu millete bol dediği yerde, kitaplardan anayasa ve hürriyet kelimelerinin üzerini çizdiren öğretmenlerine şaşırmamak lazım.

Peki ne yapmak istemişlerdi?Anayasa bol gelmiş, biraz daraltmışlardı hepsi bu.

Ardından başka bir lider geldi ve dedi ki “Anayasayı bir kez delmekle hiç bir şey olmaz.”(Tabi bu arada anayasanın bir iki darbe gördüğünü de eklemek lazım!)

Evet anayasayı bir defa delmekle bir şey olmadı. Sadece anayasa oldu kevgir yasa.

Şimdilerde ise anayasa tartışmalarını laiklik-irtica zıtlaşmasının içine hapsetmeye çalışıyorlar ve bunda da başarılı oldular.

Anayasanın tanımı; bir devletin nasıl yönetileceğini belirleyen, kişi hak ve özgürlüklerini düzenleyen yasalar bütünü ise, açlık çekenler, işsizlik çekenler, her gün birer birer ekmek kavgası uğruna ihmalkarlıktan ölenler, kendi ülkesinin meydanlarında özgürce kendi türkülerini söylemek isteyenler, yaralı yaralı dört hastane dolaşıp tedavi olmayanlar, parasızlıktan eğitim hayatına devam edemeyenler… Bu ülkede bir “KİŞİ” ise neden yasa koyucular, düzenleyiciler yasaları bu yönde ele almıyorlar.

Neden mi?Çünkü “BOL” gelir. Çükü bizim insanımız, hiçbir şeyin iyisine layık değildir. Öyle görmüyorlar çünkü.

Beyinleri uyuşturulmuş bir topluluğa dönüştürüldük.Her gün yaşanan olağanüstü gelişmeler bile bizi sadece bir iki saat üzerinde konuşulacak kadar ilgilendiriyor.Hukuk, egemenlerin kendi iktidar kavgalarının malzemesine dönüştürülmüş.Takip, dinleme skandalları, sonrasında da içerisine düştüğümüz ruh hali de bunu yansıtıyor

“Atam izindeyiz, dinleniyoruz!”…….Önemli değil, güvenlik için …Dinleniyoruz!

Evrensel hukukun neresindeyiz? Eşitlik, adalet kavramlarından uzak kalmış, sadece bir partinin kapatılmasına endeksli hale getirildi hukuka bakış açımız.

Ulusal hukuku yadsımadan, dünya insanlarının yüzyıllar boyu zorlu bedeller ödeyerek ulaştığı yaşama hakkı, çalışma hakkı, özel hayatın gizliliği, düşüncelerin özgürce açıklanması, örgütlenme ve mücadele etme hakkı gibi evrensel sayılan değerler ve bu değerlerin kazanımı konusunda hangi noktada olduğumuzu, başımızı ellerimizin arasına alıp düşünme zamanı gelmedi mi?