TÜRKLER KADAR MEDENİ OLAMADIK

1.Dünya Savaşından önce Bab-ı Ali'de hukuk müşaviri olan Kont Ostrolog anlatıyor: "İngilizlerin, Kut-ül Amare yenilgisini takip eden günlerde, Londra'da büyük bir savaş meclisi toplandı. Doğu müsteşarı olmam dolayısıyla ben de bulundum.Başbakan Lloyd George şöyle dedi:

TÜRKLER KADAR MEDENİ OLAMADIK
23 Ocak 2009 Cuma 00:00

"Efendiler, ben bir şeyi anlayamıyorum! Bizim medeni milletlerin orduları savaşta barbarlığa yaklaşıyor. Barbar saydığımız Türk orduları ise, savaşta medenileşiyor. Irak kumandanımız bildiriyor ki, Türkler esirlerimizin istirahatini fevkalade temin ediyorlarmış. Yaralılarımızı imkanları nisbetinde tedavi ediyor ve şefkat gösteriyorlarmış. İşte bu davranışlarının sebebini bir türlü anlayamıyorum..."

Daha sonra Savaş Bakanı söz alarak şunları söyledi:

"Ben de bu vaziyeti çok merak ettim. Çünkü, şöyle bir hadise yaşandı: Bir müddet önce, Çanakkale'de, bir çarpışma sırasında, esir verdiğimiz iki subay ve beş altı yaralı askerimiz, Türkler tarafından tedavi edildiler. Bu tedavinin yapıldığı yere yakın bir koğuşta da yaraları iyileşmeye yüz tutmuş Almanlar vardı. Bu Alman askerler, tedavi edilenlerin İngiliz olduğunu anlar anlamaz, hemen saldırmışlar. Türk doktorlar ve yardımcıları, bunları durduramamış. Ancak, bu durumu gören Türk yaralılar, Almanların üzerine yürüyüp onları durdurmuşlar. Biz, Türklerin can evini yakmak ve yıkmak isterken, onların gösterdiği insanlığa hayret ettim!.."

Savaş Bakanının bu sözleri üzerine, bir başka bakan söz alarak "Bu meseleyi hallederse, Kont halleder..." deyince Kont da şöyle konuştu:"Efendim, bu mesele basittir. Bizler savaş sırasında Türkler kadar medeni olamıyoruz. Bu doğrudur. Ancak doğrunun çok önemli bir sebebi vardır: Biz Avrupalılar, savaşanlar arasında bir â??savaş hukuku' olduğunu iki asır önce düşündük.

Bugüne kadar da bu savaş hukukunu geliştirmeye ve yerleştirmeye çalışıyoruz. Müslümanlar ise, 13 asır evvel, bu hakkı çok yüksek bir şekilde kanunlaştırdı. Türkler, bin seneden beri, bu kanunun hükümleriyle ahlaklanmışlardır..."

Evet, bu sözler gösteriyor ki, Osmanlı'ya emperyalist ve soykırımcı damgasını yapıştıran Batılıların, bırakın sömürgeciliği; Osmanlı'da esamisi bile görülmeyen soykırım çeşitlerini, dünden bugüne bolca sergilemeleri karşısında hiç kuşkusuz en adil hükmü tarih vermiştir...

İNGİLİZLER AÇ BIRAKTI, OSMANLI DOYURDU

1847 yılında, 2 milyon insanın göç etmesine ve ölmesine sebep olan açlık ve kıtlık felaketi sırasında Osmanlı Sultanı 1.Abdülmecid, İrlanda halkına 10.000 Sterlin yardımda bulunmak istediğini İngiltere Kraliçesi Victoria'ya bildirir. Ne var ki, İngiliz hakimiyeti altındaki bu adaya sadece 1.000 Sterlin vermeyi layık gören Kraliçe, İstanbul'daki İngiliz Büyükelçisi vasıtasıyla Padişahın bu hareketini protesto eder ve neticede yardım 1.000 Sterline iner...

Sultan Abdülmecid, bu kez tahıl ve erzak yüklü beş gemiyi İrlanda'ya gönderir. Dublin limanı İngiliz ablukası altında olduğundan bu gemiler 70 mil güneydeki Drogheda şehrine gelir ve yüklerini boşaltırlar. Bu sayede İrlanda halkı açlıktan kurtulur.

İşte bu insani yardımın hatırasına Drogheda Belediyesince yaptırılan şükran plaketi, 150 sene önce Osmanlı denizcilerinin misafir edildiği eski Belediye Sarayının duvarına çakıldı. Bu arada, İrlanda asilzadelerinin Osmanlı Padişahına gönderdikleri teşekkür mektubunun, Topkapı Sarayındaki aslının bir kopyası da buraya asıldı. Bu mektupta şöyle deniliyordu:

"İrlanda halkı adına"

"Aşağıda imzası bulunan biz İrlanda asilzadeleri, beyefendileri ve sakinleri, Majesteleri Padişah Efendimiz tarafından acı çeken, kederli İrlanda halkına gösterilen cömertliğe, hayırseverliğe ve ilgiye, en derin minnetlerimizi saygıyla takdim eder ve onlar adına Majesteleri tarafından İrlanda halkının ihtiyaçlarını karşılamak ve acılarını dindirmek üzere cömertçe yapılan bağış için teşekkürlerimizi sunarız."

DENİZ ÜSTÜNE CAMİ YAPILIR MI?

Kaptan-ı Derya Kılıç (Uluç) Ali Paşa, bir gün zamanın padişahı III. Murad’ın huzuruna çıkarak, kendi adına bir cami yaptırmak için padişahtan izin istedi. Fakat şair ruhlu ve aynı zamanda da nüktedan bir yapıya sahip olan Padişah: -Sen ki deryaların serdarısın, muktedir isen camini derya üzre inşa et de görelim! Sana karada bir karış yer yoktur, diye ferman buyurdu.

Kılıç Ali Paşa bu fermanı gayet soğukkanlı karşıladı ve:

-Hünkarımız doğru derler. Bizim evimiz de, mekanımız da deryalardır. O halde mabedimizin de derya üzre inşası münasiptir, deyip müsaade isteyerek huzurdan çıktı...

Fakat deniz üzerine cami nasıl yapılacaktı? Hemen o devrin en büyük mimarı "Koca Sinan"a durumu anlatarak, bu eseri de kendisinin inşa etmesini istedi ve bunun için de, Tophane açıklarında bu inşaatın yapılabileceğini söyledi.

Mimar Sinan'ın, inşaat yerini görüp beğenmesiyle hemen harekete geçildi. Kılıç Ali Paşa, kadırgalarla Anadolu sahillerinden iri kayaları taşıtarak Tophane açıklarında denizi doldurtmaya başladı. Böylece birkaç gün içinde burada küçük bir ada meydana geldi. Burada sahile kadar da ahşap bir köprü inşa edildi. Sonra da Mimar Sinan inşaata başladı.Eserini tamamlayınca :

-"Deryalar kudursa ve azgın dalgalar kubbenin tepesinden aşsa, yine bu mabedi kıyamete kadar baki eyle yarabbi" diye dua etti...

Sonraki asırlarda, sahil ile caminin bulunduğu ada arası doldurularak cami denizden içeride kalmıştır.Mimar Sinan'ın duası; yaptıran ve çalışanların ihlası ile hala dimdik ayaktadır... Medrese kısmı şu anda Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından kullanılmaktadır.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.