banner57

Görkemli Yalnızlığın Şairi William Saroyan


Bilge Çağatay Azkın

Bilge Çağatay Azkın

01 Mayıs 2015, 16:37

"Herkes bir gün ölümü tadacak, ama ben, her daim bana bir ayrıcalık yapılacağına inanmıştım. Ne olacak şimdi?"  Çalışma odasında yere yığılmadan beş gün önce AP muhabirini aramış ve öldükten sonra kendisi için yazılacak haberi ana hatlarıyla böyle iletmişti.

“Ne kadar güçlü olduğunun en iyi göstergesi, ağrılar içindeyken bile mutlu görünebilmendir"
Amansız teşhis çoktan koyulmuştu. Kapının çalınmasını bekliyordu; ölümünü. Bir şair ölümü b¬eklerken ne yaparsa, o da onu yaptı: Durmadan dinlenmeden yazdı. Ömrünün son aylarında kendini tamamen yazmaya vermişti. Aslında yazmak, hem ağrılarını azaltıyor hem de inziva günlerinde ruhsal bir ferahlık sağlıyordu ona. Yetimhanede, anne kokusunu arayan 3 yaşındaki bir çocuğun saflığı ve burukluğu ile içine dönmüş, kendini arıyordu. Kendisiyle birlikte onları, dostlarını da ölümsüzleştirecekti. Daktilosu, kurup bıraktığı bir oyuncak gibiydi…

Acı sürprizlerle dolu, ama bir o kadar da zeki ve esprili bir dille, hafızasındaki en ince ayrıntıya kadar aktarma telaşı ve saflığıyla döktü içini. Duvarların üstüne yürüdüğü o uzun çalışma saatleriyle dolu inziva yılları için "Görkemli Yalnızlık" demişti yazar. Babasız kalmıştı. Annesi onu güzel kokulu bir koltuğa oturtmuş, eline ucuz, kurmalı bir dansöz oyuncağı tutuşturmuş ve küçük Willie onunla oynarken gözden kaybolmuştu. Diğer üç kardeşiyle birlikte yetimhaneye bırakılmıştı. Kardeşlerin en küçüğüydü, en savunmasızı. Henüz 3 yaşındaydı. Önce babası terk etmişti, simdi de annesi. Bir sonraki hayal kırıklığını da Noel Baba yaşatacaktı ona. Yılbaşı için ne istediği sorulduğunda “babasını” istemişti. Noel sabahı eline bir kutu tutuşturdular. Babası dev gibi bir adamdı, hayatta bu kutuya sığmazdı…
Bu ay, belki de tüm çabası “Dünyayı daha katlanılır kılmak” olan bir yazarı, bilinmeyen yönleriyle anmak istiyorum. Espriyi ölürken bile hayatından eksik etmemiş, “Hiçbir şeyden uzun süre nefret edemem” Diyecek kadar insan sevgisiyle dolu olan William Saroyan’ı.
Yazdığı gibi de bir hayat yaşamıştı aslında: Anı anına, düşünmeden ve özensiz. Bazı çalışmalarının edebiyat dünyası için değil, birikmiş vergi borçları için olduğunu itiraf etmişti. Borçlarının asıl kaynağı vergiden çok kumara olan tutkusundan kaynaklanıyordu. Fresno şehrinde iki evi vardı. İlki köşe başında, dünyaya karşı kalkan olarak kullandığı ve eşyalarını sakladığı yerdi. Saroyan, belediyenin yıkmak için peşinden koşup durduğu, hemen yandaki evde yaşıyordu. Paris’te yaşadığı yıllar hariç, eserlerinin çoğunu burada,  bahçesi meyve ağaçları ve otlarca örülmüş bu evde yazmıştı. Bütün yazarlar gibi o da dağınıktı. Evin her yeri kitap kümesiydi. Oturma odasındaki daktilosunun başına geldiğinde, elinde kahve ya da çay bardağı eksik olmazdı. Gün olur aynı anda 10 kitap üzerinde birden çalışırdı. Çoğu zaman saatlerce hiç yerinden kalkmadan yazardı, ta ki daktilonun hemen yanında duran portatif karyolasına yorgunluktan yığılıp kalana kadar. İşte ailesinin bulduğu, düşüp kaldığı o gün de öylece yığılıp kalmıştı. Felç geçirdiğini sandılar, ama değildi…

Bir Balkan Eşkıyası ’ndan başka kim aynı kadından iki kez boşanabilir?

“Yazar dediğin ruhsal bir anarşisttir; her adam gibi, onunda ruhunun derinliklerinde her şeye, herkese karşı bir hoşnutsuzluk yatar. Yazar, herkesin en iyi dostu ve en gerçek, iyi ve büyük düşmanıdır aslında. Ne kalabalıklara karışıp onlarla yürür, nede onlarla kadeh kaldırır. Yazar olan yazar, durmak dinlenmek bilmeyen bir eşkıyadır. “
Bu eşkıya halinden ve pos bıyıklarından olsa gerek, edebiyat çevrelerince “Balkan Eşkıyası” olarak anıldı. Ruhunda eşkıyalık olmayan biri “Sanata sübvansiyon uygulanamaz. Bu eserim diğer eserlerimden daha güzel değil” diyerek Pulitzer Tiyatro Ödülünü reddeder miydi?  Zaten başka kim aynı kadından iki kere boşanabilirdi ki?
Aynı zamanda sinema sanatçısı olan Carol Marcus, bir sanayicinin kızıydı. Bir kız bir erkek, iki çocukları oldu. Kızı Lucy (nenesinin adı) anaya çekmiş sinema sanatçısı olmuş, oğlan Aram’da (dedesinin adı) babaya çekmiş, şair olmuştu. Öyle ki oğul Aram, 1965’te, henüz 22 yaşındayken, antolojilere alınan ve kendisine 500 dolar ödül kazandıran ve 7 harften oluşan tek kelimelik bir şiir yazmıştı. Kazara yazılan bu şiire verilen ödül, kongre düzeyinde tartışma yaratmıştı. Tek harften oluşan Dürt Ayaklı “m”  ise, dünyanın en kısa şiiri olarak rekorlar kitabına geçti. Zaten baba William’da “m” ile oynamayı severdi. Olanaksız anlamına gelen “Impossible” da “m” yi ayırmış ve “Olanaksız diye bir şey yoktur. Olanak, olanaksızın içindedir” Diyerek karşıtların birliğini böyle ifşa etmişti: “I’m possible”
Gökyüzü
her
gün (Dokuz Şiir’den, Çev: BÇA)

Dostlarım teker teker
Kaybediyor beni
Ya da ben onları
Bugün kimseyle konuşmadım (Altı Şiir, Çev: B.Ç.A)

Bir Ermeni’den bir İngiliz asilzadesi gibi yazmasını bekleyemezsiniz
William Saroyan, iyi ya da kötü, hiçbir zaman eleştirilere önem vermedi. Yazıları çok duygusal ve istikrarsız bulunmuş, hatta lafebeliği yapmakla bile suçlanmıştı. Herkes bir şey söyledi onun yazı tarzı için:  "Kibirli", "Kaba" , "Utangaç", hatta "Komik" ve "Kaprisli"  Hazır cevaptı da. Bir defasında bir İngiliz eleştirmenin “Saroyan'ın eserlerinde ciddi disiplin sorunu var” demesi üzerine "Bir Ermeni’den bir İngiliz asilzadesi gibi yazmasını bekleyemezsiniz” Demişti.
En unutulmaz öyküleri çocukluk yıllarında geçen öz yaşam öyküleridir. Öykülerindeki “Krikor” karakteri, kendisinden 3 yaş büyük olan ağabeyi Henry’dir. Telgraf ve gazete dağıttığı yıllarda karşılaştığı hayatları, yetimhane yıllarından kalan duygusal kırılganlık ile yoğurarak kendi tarzını ortaya çıkarmıştır. 1930’larda kapitalist sistemin yaşadığı büyük buhran sonrasında insanlar, Amerikan değerlerini ve “Amerikan Rüyası ”nı sorgulamaya başlamıştı. Özellikle edebiyat eleştirmenleri, bugün Türkiye’de olduğu gibi, eserlere siyasal bir çerçeveden bakıyordu. Genç Saroyan, net politik bir duruş sergilemiyor, sadece insandan yana tavır alıyordu.  Ne Anti-Kapitalist, ne de Anti-Komünist bir söylem içindeydi; onlara göre farklıydı. İnsan ruhunun nasıl arınıp kurtulacağından bahsediyordu. Eleştirmenler için onun çıkışları bilinen hiçbir kalıba sığmıyordu. Eleştirmenlere rağmen New York Tiyatro Yazarları Ödülünü ve Pulitzer Ödülünü kazandı. Bu hümanist yazar o yıllarda kendine pek yer bulamasa da, 60'ı aşkın eser bırakacak ve seneler sonra hem Amerika’da hem de Rusya’da pulların üstünden pos bıyıkları ve sevecen gözleriyle gülümseyecekti.
Baba ocağına yaptığı duygusal ziyaretten sonra, hayatta kalan iki kardeşiyle birlikte, bugün halen ABD'nin en büyük üniversitelerinden olan Stanford Üniversitesi bünyesinde bulunan bir eğitim vakfı kurdular. Oy birliğiyle aldıkları ilk kararı şöyle oldu: "Oy birliğiyle alınmıştır, yazara Pulitzer ödülü kazandıran ‘The Time of Your Life’ adlı oyunun senaryosu ve 16 kısa hikâyenin yazınsal ve eğitim amacıyla halka açılmasına..."

Güldüğünüzde, cehennem gibi gülün, nasılsa yakında ölmüş olacaksınız
Ölümünün ardından birkaç sene sonra ablası da vefat etti. Ablası hiç evlenmemiş, sanki kardeşinin evine ve eserlerine bekçilik etmekteydi. Evi, içindekilerle birlikte vakfa kaldı. Evde, binlerce mektubun karbon kopyaları arasına sıkışmış yayınlanmamış eserleri de dâhil, pek çok doküman vardı. Bu eserlerden birisi, ölmeden bir sene önce tamamladığı ve henüz Türkçeye çevrilmemiş olan kayıp eseriydi. “Kemiklerin Gittiği Yer” Bu kitap aynı zamanda vasiyet niteliği taşımaktaydı.




Genç yazarlara şöyle seslenmişti: “Derin nefes almayı öğrenmeyi deneyin. Yiyebiliyorken yemeklerin tadına varmayı ve uyumayı uyuyabiliyorken.  Mümkün olan kudretinizle diri ve içten yaşayın ve güldüğünüzde, cehennem gibi gülün, nasılsa yakında ölmüş olacaksınız"
 “Yayınlanmamış öykülerim, denemeler, biyografik çalışmalar, romanlar, oyunlar ve mektupların karbon kopyaları, bütün bu bıraktıklarımın düzenlenerek doğru kişilerin ve araştırmacıların erişimine açılmasını istiyorum” Nereye ve nasıl gömülmek istediği de bu notlar arasındaydı. Yakılıp küllerinin üç farklı yere gömülmesini istemişti. Bunların arasında şarap ve tütüne olan düşkünlüğüyle savrulduğu Paris yoktur. Külleri doğduğu yer olan Kaliforniya’ya ve sanat çevresinden dostlarının Ermenistan'daki mezarlarının yanına gömülür. Hemen yanı başındaki mezar taşlarının üstünde bestekâr Aram Kaçaturan, ressam Martiros Saryan ve sinema yönetmeni Sergei Parajanov'un adları yazmaktadır.  Külleri Bitlis’e gelemedi. Vasiyetini değiştirmişti. O günlerde Türkiye, 12 Eylül faşizminin pençesinde kıvranmaktaydı.

Anadolu'da bir yolculuğa çıksanız kimleri alırdınız yanınıza? O da onları almıştı.
Soğuk savaş yıllarıydı. Türkiye ilk askeri darbesinin getirdiği “özgürlük” ortamındadır. Yetimhanenin küçük Willie’si, eserleri dünyanın pek çok diline çevrilmiş ünlü bir yazar olarak, “Babam bu yollardan yürümüştür.” Diyeceği yerlere doğru yola çıkmıştır. Kendisine anlatılan, hiç görmediği ve oyunlarında yazdığı Bitlis’e. Tatvan kıyılarında, Van Gölü’nden avuçlayıp su içer, yollarda sokak köpeklerini besler. Yolculuk, aynı aylarda Cumhuriyet Gazetesi’nde yazı dizisi olarak yayınlanır.


Bu yolculukta yanında ‎Fotoğraf sanatçımız Ara Güler‬, ‎Cumhuriyet‬ Gazetesi’nden Fikret Otyam ve genç Yaşar Kemal‬ vardır. Yolda, Erciş Kaymakamının güzel eşiyle sohbet ederler. O güzel, şair ‎Gülten Akın’dır. Vali konağında Bitlis tütünü içer. Baba ocağı o kadar çok anlatılmıştır ki, yabancılık çekmez hiç. Babasının ve dayısının evlerini sorar. Bir yıkıntıya götürürler. Baba evi yıkılmış, harabeye dönmüştür. Bir tandırın yanında, yıkıntılar üzerinde duran, Anadolu'nun usta elleriyle kesilmiş bir taşın üzerine oturur, boylu poslu, pos bıyıklı bu adam sessizce ağlamaktadır. Bir yandan da göğüs cebinden çıkardığı mendiliyle baba ocağından arta kalan yıkık pencere pervazını silmektedir. Belki de aradığı, belki de ağladığı, henüz üç yaşında kaybettiği babasıdır.
Amerika’ya göçmeden önce, babası Armenak Saroyan Bitlis’te, Ermeni Ortodoks Kilisesi’nde öğretmendir. Felsefeyle uğraşmakta, şiir yazmaktadır. Anne Takoohi henüz 12 yaşındadır. Aynı soyadı taşımalarına rağmen arada kan bağı yoktur. Zaten Ermeni geleneğinde 7 nesil kuzenlerle evlenilmesi yasaktır.  Bölge, 1890’lardan itibaren Amerikalı misyonerlerin akınına uğramıştır. Nene Lucy henüz kırkında bile değildir. İlk onlar göç ederler Amerika’ya. Ardından 3 çocuğunu alan Armenak ve küçük eşi. Aslında gelenek, önce evin erkeğinin gidip düzeni kurması ve ardından ailesini getirmesidir; bozulur. Çocuklarını alarak kayınvalidesinin peşine düşerler. Nene, çocuklara bakıcılık edecektir. Vadi içine yeni kurulmakta olan bir şehre yerleşirler.  O yıllarda Ermeni göçmenlerle Yahudiler arasında sürekli çatışmalar yaşanmaktadır.  Göçenlerin çoğu zanaatçıdır. Eli iş tutar. Dil bilmeyen baba Armenak, öğretmen de olsa iş bulamaz. Tarlalarda gündelikçi olarak çalışmaya ve çalıştığı tarladaki barakalarda kalmaya başlar. Ağustos ayıdır. Kaliforniya’nın bu küçük şehrinde, Bitlis’ten göçen bu ailede doğum heyecanı yaşanmaktadır. Anne Takoohi’nin sancıları tutmuş, evin giriş koridorunda duvara dayanmış bağırıp durmaktadır. Nenenin eli ayağına dolaşmıştır, koşup ebe bulup getirir, birlikte doğurturlar William’ı. Tarih 31 Ağustos 1908’dir. O günlerde baba uzakta, babaannesinin de eve girişi yasaktır. Adını, babasının isteği üzerine, Amerika’ya gelişlerinde kendilerine yardım eden bir doktorun anısına “William” koyarlar.
Aynı günlerde, hemen köşedeki kafede, masa üstünde açık duran birkaç gün önceki NY Times Gazetesi’nin orta sayfasında, “İllerdeki Kutlamalar” başlığı altında Van’da afla salıverilen 220 Ermeni mahkûmdan ve İkinci Tanzimat coşkusundan bahsetmektedir. Muhabir Atina üzerinden bildirmiştir Mahalleye enfes bir kahve kokusu yayılmaktadır.
”Preveze’den bildirildiğine göre, Anayasanın ilanı, diğer illerde olduğu gibi burada da büyük coşkuyla kutlandı. Değişik inançlara sahip insanlar, kollarında özgürlük yazan kurdelelerle gösteri yaparak vali konağının olduğu yerdeki meydana doğru yürüdüler. Burada, yeni rejimin nimetlerini öven Rumca ve Türkçe konuşmalar yapıldı. Bir subayın elinde “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet ve ilerleme” Yazan bir döviz vardı.
Selanik Jön Türkler Derneği, halka, komşularına ve özellikle de yabancıların hayatına, malına ve şerefine karşı hoşgörülü ve saygı göstermelerinin gerektiğini anlatan bir bildiri yayınlayarak, bu önerilere uymayanların sonuçlarına katlanmak zorunda olacağını iletti”
Hemen yandaki haberde ise şöyle diyordu:
“Van’daki Ermeni piskoposundan gelen bir telgrafa göre,  260 siyasî Ermeni mahkûmdan 220’si 13 Ağustos’ta serbest bırakıldı”



William doğduktan sonra babası daha yakında bir iş aramaya başlamış ve bir tavuk çiftliğinde iş bulmuştu. Artık tarlalarda çalışıp barakalarda yatmayacaktı. Bir gün eve geldi, iyi hissetmediğini söyleyerek kanepeye uzandı. Sıcak bir yaz günüydü. Akşamüstüydü. Bir daha uyanmadı. William henüz 3 yaşındaydı.
Bütün göçmen çocukları gibi o da çok çalışkandı. Annesinin meyve paketleme fabrikasında iş bulduğu yıllarda, o da haber uçuruyor, gazete ve telgraf dağıtıyordu. Onun teorisindeki gibi babası bilerek soğuk su içtiğinden değil, doktora gidecek paraları olmadığından, apandisten ölmüştü.
Islık çalmanın yasak olduğu yerlerde ıslık çalmayı sevdi hep. Genç William’ın telgraf dağıttığı yıllarda, şehirde artan Ermeni nüfusuyla birlikte ırkçılık da artmıştı. Ev ve arsa satışlarında, Ermeniler, Yunanlar, Japonlar ve Çinliler başta olmak üzere, Asya kökenliler hariç tutuluyordu. O yıllarda Fresno’ daki Ermenilerin çoğu potansiyel suçlu olarak görülüyordu.
Telgraf dağıtmadığı Cumartesi günlerinde, Suriyeli patronuyla birlikte karpuz satıyor, kırık olanları kesip birlikte yiyorlardı. Günlük 50 sent, 9 yaşında bir çocuk için iyi paraydı. Ana dilini öğrendiğinde Annesi, ona babasından kalan şiirleri ve felsefi notları gösterdi. Artık William kendisini sanata ve edebiyata verecek ve sürekli yazacaktı. İlk öyküsünden kazandığı 30 Dolar’ın yarısına bir yağmurluk almıştı. Dergiye her gün bir öykü gönderecek kadar çalışkandı…
Eserlerinde hep çocukluğunu ve babasını aradı… Zaten sanat denilen uğraşın yapmaya çalıştığı da bu değil miydi: “Dünyayı daha katlanılır kılmak! “
William Saroyan, 1964’teki Türkiye ziyaretinden sonra, her yıl 24 Nisan’da yapılan anmalara katılmamış ve Türkiye dostu olarak kalmıştı.
 (William Saroyan’ın eserlerinin yanı sıra, Saroyan: Biyografi s.171-193, Fikret Otyam’ın Anıları, Stanford Üniversitesi Saroyan Vakfı ve Amerikan Ulusal Kongre Kütüphanesi’nden yararlanılmıştır)


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.